try another color:
try another fontsize: 60% 70% 80% 90%
UzunHayat.Com

Vücudumuzu Tanıyalım

warning: Creating default object from empty value in /home/hayat/domains/uzunhayat.net/public_html/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

Deri ve Dokunma Duyusu

İnsanlarda dokunma, basınç, sıcaklık ve ağrı gibi mekanik duyuları algılayan reseptörler bulunur.

Mekanik reseptörlerin en önemlisi basınç duyusunu alan Pacini cisimciğidir. Pacini cisimciği deri altına ve iç organların duvarlarına yerleşmiştir. Basınç değişmelerini algılamamızı sağlar.

Dokunma duyusunu alan reseptörler Meissner cisimciği ve Ruffini cisimciğidir. Bunlar parmak uçları ve dudaklarda yoğun olarak bulunur, cismin niteliğini algılamamızı sağlar.

Deride dermis tabakasında bulunan Ruffini cisimciği ise sıcak duyusunu almamızı sağlar. Bu reseptörler çabuk yorulur.

Deride bulunan kıl kökü reseptörleri de bir çeşit dokunma reseptörleridir. Hafif bir dokunma duyusunun kuvvetlendirilmesini sağlar.

Serbest sinir uçları, en az özelleşmiş resep¬törlerdir. Derinin her tarafında ve diğer dokularda da bulunur ve ağrı duyusunu alırlar.

Dokunma duyusunun organı olan derinin yukarıda sayılan duyu işlevleri dışındaki başlıca görevleri şöyledir:

1. Vücuda şekil ve bütünlük kazandırmada etkilidir.

Dil ve Tat Alma Duyusu

Dil, konuşmayı, besinlerin ağızda çevrilerek yutulmasını, yediğimiz besinlerin tatlarını almamızı sağlar. Dilin üzeri epitel doku ile örtülür.

Tat alma tomurcukları, dil üzerindeki papilla denilen yapılarda yerleşmiştir. Papillalar mantarsı, çanaksı ve ipliksi şekillerde bulunur. Tat tomurcukları, reseptörler ve destek hücrelerinden oluşmuştur.

Acı, ekşi, tatlı ve tuzlu olarak gruplandırılan tatlar dilin belli bölgelerinde bulunan tat tomurcuklarıyla alınır.
Dilin arka kısmı acıyı, uç kısmı tatlıyı, arka kenarları ekşiyi, orta kenarları ise tuzluyu ayırt eder.

Yediğimiz besinlerin tadının alınabilmesi için tükürükte erimesi gerekir. Bu kimyasal maddeler, tat alma tomurcuğundaki reseptör moleküller ile reak¬siyona girer ve impuls başlatır. İmpulslar duyu sinirleri ile beyindeki ilgili merkeze iletilir ve yorumla¬nır.

Yenilen ve içilen besinlerin tadı, kokusu, rengi, sıcaklığı lezzet denilen bir duyuyu oluşturur.

Burun ve Koku Duyusu

Koku alma organı olan burun, arkadan yutağa bağlıdır, iç yüzeyinde mukus salgılayan bezler bulunur.

Koku alma reseptörleri, burun boşluklarının üst kısmında sarı bölge denilen yerde bulunur. Koku reseptörlerinin her biri bir sinir hücresidir. Koku reseptörlerinin aksonları kalbur kemiğini geçerek koku soğancığına girer ve buradaki duyu sinirleri ile sinaps yapar.

Koku reseptörleri mukus içinde eriyebilen maddelerle uyarılabilir. Koku veren kimyasal maddeler reseptör moleküllerle reaksiyona girer, hücre zarının geçirgenliğin değiştirerek impuls başlatır. Bu impulslar beyindeki ilgili merkeze taşınarak değer¬lendirilir.

Koku alma duyusu çabuk yorulur. Bir süre aynı koku alınırsa artık hissedilmez olur. Ancak değişik bir koku olursa hemen fark edilir.

Kulak ve İşitme Duyusu

Kulak, işitme ve denge organıdır. Dış, orta ve iç kulak olmak üzere üç kısımda incelenir.

Dış Kulak

Kıkırdaktan yapılmış kıvrımlı kulak kepçesi ve dış kulak yolundan oluşur. Dış kulak yolu ile orta kula¬ğın birleştiği yerde bağ dokudan yapılmış, ses dal¬gaları ile titreşebilen kulak zarı bulunur.

Orta Kulak

Küçük bir odacık şeklinde olan bu bölümde şekillerine göre adlandırılan çekiç, örs ve üzengi kemikleri bulunur. Üzengi kemiği iç kulak başlangı¬cındaki oval pencereye bağlıdır. Orta kulakta oval pencerenin alt kısmında yuvarlak pencere bulunur.

Kemikler, ses dalgalarının kuvvetlendirilerek iç kulağa iletilmesinde görevlidir.

Orta kulak "Östaki borusu" denilen bir kanalla yutağa bağlanır. Bu yapı, kulak zarının iki tarafın¬daki hava basıncını dengede tutmaya yarar.

İç Kulak

İç kulakta dışları kemik, içleri zar yapılı labirent ve torbalar bulunur.

Göz ve Görme Duyusu

İnsan gözü 4000 - 7400 A° arasındaki dalga boyuna sahip ışıkla uyarılabilen, görme olayını gerçekleştiren organdır. Göz, görmeyi sağlayan ve koruyucu görevi olan yapılardan meydana gelmiştir. Gözdeki koruyucu yapılar; kaşlar, göz kapakları, kirpikler, gözyaşı bezi ve göz yuvarlağını göz çukuruna bağlayan, hareketi sağlayan kaslardır.

Görmeyi sağlayan kısımlar ise mercek, reseptörler ve duyu sinirleridir.

Göz küresi dıştan içe doğru sert tabaka, damar tabaka, ağ tabaka olarak adlandırılan 3 tabakadan oluşur.

A. Sert tabaka

Göz yuvarlağını dıştan saran, bağ dokudan oluşmuş, kalın ve sert koruyucu tabakadır. Göz yuvarlağının ön tarafında incelip saydam hale gelerek "Kornea" adını alır. Kornea, mercek gibi görev yaparak ışığın toplanması ve kırılmasında rol oynar. Sert tabakanın diğer kısımları beyaz olup, göz akı adını alır.

B. Damar tabaka

Duyu Organları

Canlılar daima değişen bir dış çevre içinde yaşarlar. Dışarıdan gelen uyarılar, duyu organı olarak adlandırılan yapılardaki reseptörlerle alınır. Böylece çevrede değişen her durum için, vücudun ilgili sistemleri kendini ayarlar ve bunlara uyumlu cevaplar verir.

Duyu reseptörleri uyarılma şekline göre üçe ayrılır:

1. Fotoreseptörler: Gözümüzde bulunur, ışığa karşı duyarlıdır.

2. Kemoreseptörler: Burun ve dilde bulunur, kimyasal uyaranlara karşı duyarlıdır.

3. Mekanoreseptörler: Deri ve kulakta bulunur. Dokunma, titreşim, sıcaklık gibi uyaranlara karşı duyarlıdır.

İnsanlardaki duyu organları göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere 5 çeşittir.

İnsan Kanının Bileşimi

Bir sıvı topluluğu gibi göründüğü halde kan aynı zamanda bir vücut dokusudur. Bu vücut dokusunun ara maddesini diğer dokulardan farklı olarak bir sıvı meydana getirir. Plazma kanın % 55'ini teşkil eder. Kalan kısmı ise alyuvarlar akyuvarlar ve pıhtılaşmada rol oynayan trombositlerden meydana gelmiştir.

Kan hücreleri kolaylıkla plazmadan ayrılabilir. Santrifüj denilen cihazlarla yüksek süratle döndürme sağlanarak kan hücreleri dibe çöktürülüp plazmadan ayrılır. Kanın vizkozitesi (kıvamı) sudan 5-8 defa daha fazladır.

Her gün kanın belli kısmı yenilenir. Yaklaşık % 1 kadar kırmızı kan hücresi ölürken yerlerine aynı miktar genç hücre kemik iliğinden kana verilir. Plazma miktarı da en ufak bir değişiklikte hemen dengelenir. Bir kan kaybı durumunda vücut denge mekanizmaları ile hemen hacmi sabit tutmaya çalışır. Önce dokulardan kana sıvı geçişi olur. Daha sonra hızla genç alyuvarlar kana verilmeye başlanır. Büyük miktarlarda kanın kaybedildiği durumlarda şok ortaya çıkar. Kaybolan kan yerine konmazsa şok durumu atlatılamaz.

Plazma Komponentleri

1. Plazma

Kan alımından sonra santrifügasyonla ayrıştırma ile elde edilir. Kullanım süresi kullanılan antikoagülan solüsyona bağlı olarak 25-40 gün arasında değişmektedir ve 2-6 C° ısı aralığında muhafaza edilir.

Kullanım Endikasyonları :

Faktör V ve VIII dışındaki koagülasyon faktörlerinin replasmanında ve warfarin etkisinin geri döndürülmesinde kullanılır.

2. Taze Donmuş Plazma

Kan alımın takiben 6-8 saat içerisinde plazmanın ayrıştırılıp dondurulması ile elde edilen bir kan komponentidir. Koagülasyon faktörleri açısında oldukça zengin bir üründür. Özellikle plazmadan farklı olarak Faktör VIII ve V içeriği açısından zengindir. Bunlara ilaveten faktör II VII IX X XI ve antitrombin III de içermektedir. Kullanım öncesi plazma çözücülerde 37 C°’de çözülür ve 4-6 saat içerisinde kullanılır. Taze donmuş plazma’nın saklanma koşulları aşağıdaki tablo’da verilmiştir.

Isı Aralığı Saklama Süresi
-18 C° ile –25 C° 3 ay
-25 C° ile –30 C° 6 ay
< -30 24 ay
Kullanım Endikasyonları :

Trombosit Süspansiyonları

1. Trombosit Süspansiyonu

Tam kandan santrifügasyon yolu ile elde edilirler. Her bir ünite ortalama 50 mL (40-70 mL) hacmindedir ve herbiri en az 55x10^10 kadar trombosit içerir. Komponent platellet saklama dolabında 20-24 C° ısı aralığında 5 gün saklanabilir ancak fatal seyirli transfüzyona bağlı bakteriyal sepsislerin büyük çoğunluğu trombosit süspansiyonlarından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple uzun süre saklanmadan kullanılması daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

Platellet saklama olmadığı durumlarda manual olarak veya herhangi bir ajitatörle sürekli ajite edilmeli ve kan alımını takiben 4-6 saat içerisinde ise transfüze edilmelidir.
Kullanım Endikasyonları :

Özellikle kanamayı durdurmaya veya önlemeye yetmeyecek sayıda trombosit bulunduğu veya sayıca yeterli olduğu halde fonksiyonel açıdan yetersiz platelletlerin söz konusu olduğu durumlarda kullanılmalıdır.

Kan Komponentleri

Kan komponentleri tam kandan değişik yöntemlerle hazırlanan farklı özelliklerdeki konsantrelerdir.

Antikoagülan Solüsyonlar:

Torba içine alınan kanın pıhtılaşmasını engellemek ve içindeki hücrelerin yaşam sürelerini uzatmak için kullanılan solüsyonlardır. En yaygın olarak kullanılanları:

• CPDA-1 : Citrate-Phosphate-Dextrose-Adenin
• CPD : Citrate-Phosphate-Dextrose
• ACD : Acid-Citrate-Dextrose
• SAGM : Saline(NaCl)- Adenin-Glucose-Mannitol (SAGM bir antikoagülan değil ek solüsyondur.)

Yukarıda bahsedilen solüsyonlarda bulunan kimyasalların temel özellikleri:

• Citrate : Sitrat kalsiyum ile birleşerek koagülasyon sisteminin aktivasyonunu engeller.
• Phosphate : 23 dPG düzeyini normal seviyede tutarak eritrositlerin oksijen afinitesinin normal kalmasına yardımcı olur.
• Adenin : ATP sen¤¤¤inde etkilidir ve azalan ATP’nin yerine konması için kullanılır.

Kullanılan antikoagülan solüsyonun kana oranı 1:7 olmalıdır. Bu oran büyüdüğünde sitrat toksisitesi; küçüldüğünde ise agregatlar oluşabilmektedir.

A. Eritrosit Süspansiyonları

Kan Hücrelerinin Özellikleri

Eritrositler : Eritrositler kanın en yoğun hücre grubudur. Kandaki ertrositlerin hacminin kan hacmine oranına Hematokrit denir. Bu değer kadınlarda %38-46 ; erkeklerde ise % 40-54 arasında değişir. Eritrositler içinde bulunan hemoglobin molekülü eritrositin temel işlevi olan gaz transportunu sağlamaktadır. Bu molekül akciğerlerde oksijen bağlayarak vücut hücrelerine taşımakta oradan aldığı atık madde olan karbondioksiti de akciğerlere taşıyarak vücuttan uzaklaştırılmasını temin etmektedir. Normal hemoglobin düzeyi 12-165 gr/dL arasındadır. 12 gr altındaki hemoglobin düzeyleri anemiyi (kansızlığı) işaret eder ve nedenlerinin araştırılması gerekir. Normalde kanın her mikrolitresinde 4 - 65 milyon eritrosit bulunmaktadır.

Lenf Sistemi

Lenf Sistemi (Çocuk)

Lenf Sistemi (Yetişkin)

Lenfatik sistem veya lenf sistemi lenf sıvısı, lenf damarları ve lenf düğümlerinden oluşan bir organ sistemidir. İkinci bir dolaşım sistemi olarak tanımlanabilecek olan lenf sistemi yine de yapısı itibariyle dolaşım sisteminden çok farklıdır. Dolaşım sisteminden bağımsız olarak çalışan lenfatik sistem bağışıklık sistemi içeriğini yine dolaşım sistemine boşaltır ve genel olarak bağışıklıkta rol alır.

Lenf sistemi kan dolaşımı gibi doku ve hücrelerdeki artık maddeleri toplar , fakat lenf sisteminin bu trasport işlemi oldukca farklıdır. Kan dolaşımı atar ve toplar damarlardan oluşurken, lenf sistemi tek yönlü yol gibi sadece toplama işlemi yapar. Hücreler arasında kalan artık maddeleri lenf sistemi alarak ana lenf damarına (kanalına) ulaştırır, bu kanalda artık maddeleri toplar damarlara verir.

Lenf sistemi neleri transporteder?

1-) Su, günde 2-4 litre suyu taşır.

Kanın Yapısı ve Kan Hücreleri

Kan damarlar içerisinde sürekli hareket halinde olan canlı bir sıvıdır. Bu sıvı iki temel kısımdan oluşmaktadır : Plazma ve Hücreler. Plazma kısmı büyük oranda sudan meydana gelir ve içerisinde besin maddeleri proteinler ve metabolitler gibi bir çok katı maddeyi barındırmakta ve bunların dokulara naklini sağlamaktadır. Normal bir insanda 5000-6000 mL (5-6 litre) kadar kan bulunmaktadır. Kanın % 50-60' sıvı kısım olan plazmadan ve %40-50'si ise hücrelerden meydana gelmektedir.

Plazma :

Plazmanın % 90'ı sudur. Kalan %10 ise katı maddeleri içerir. Bunların % 8'i proteinler % 2'si ise diğer çözünmüş maddelerdir. Kanın temel protein içeriği şöyle özetlenebilir :

• Albumin ..... % 60
• Globulinler ...% 36
• Fibrinojen.....% 4

Hücreler :

• Eritrositler
• Lökositler
• Parçalı Lökositler (Granulositler PMNL)
• Nötrofiller
• Bazofiller
• Eozinofiller
• Parçalı Olmayan Lökositler (Agranulositler MNL)
• Lenfositler
• Monositler
• Trombositler (Platelletler)

Dolaşım Sistemi

Canlılar içinde yaşadıkları ortamdan aldıkları besin, Oksijen, Karbondioksit ve mineralleri vücutlarında yeni Madde yapımı ve enerji üretiminde kullanırlar. Hücrelerde hayatsal faaliyetler sonucu oluşan artık maddelerin de dışarı atılması gerekir.

O halde hücrelere gerekli olan maddeleri (besin ve oksijen)getiren ve hücrelerde oluşan artık maddeleri (karbondioksit ve Amonyak gibi)boşaltım organlarına taşıyan sisteme dolaşım sistemi denir.

Dolaşım sisteminin amacı; hücredeki reaksiyonların devamlılığını sağlamaktır Tek hücreli Canlılar besin maddelerini hücre zarı ile alırlar Çok hücreli Canlılarda ise alınan maddelerin hücrelere ulaştırılması ve hücrelerde oluşan artık maddelerin hücrelerden uzaklaştırılması ancak dolaşım sistemi ile mümkündür.

Anket

Sağlık sorunlarınız nedeni ile ne kadar sıklıkla hastaneye gidiyorsunuz:

Son yorumlar

İçeriği paylaş